15 Ekim 2010 Cuma

Garcia'ya Mektup

Bizim zamanımızda iyi bir çalışan, iyi bir görev adamı olmanın en önemli örneği olarak “Garcia’ya mektup” adlı makale gösterilirdi. Yeni neslin bu makaleden ne kadar haberi var, bilmem… Bu makale, 1899 yılında Elbert Hubbart tarafından yazıldı ve Philistine adlı aylık bir dergide yayımlandı. Yazı, New York Merkez Demiryolu yöneticisi George Daniels’i çok etkiledi ve bu yazıyı işçilerine dağıtmak için izin istedi. Sonra 500 bin adet bastırarak işçilere dağıttırdı. Bir süre sonra Rus Demiryolları Genel Müdürü Prens Hilakoff, bu yazıdan haberdar oldu. New York’taki işçilerden temin edilen yazı, Rusça’ya çevrilerek, Rus demiryolu işçilerine dağıtıldı. Yazıyı okuyan Rus Ordusu mensupları da mektubu tüm askerlere dağıttılar. Japonya ile yapılan savaşta her Rus askerinin cebinde bu yazının bir kopyası bulunuyordu. Tutsak alınan Rus askerlerinin ceplerinde bu yazıları gören Japonlar, yazıyı Japonca’ya çevirdiler. Yazıdan etkilenen İmparator, Japonya’da hem ordu, hem de devlet mensuplarına bu yazının bir kopyasının yollanmasını emretti. 1913’te Amerikalı denizcilerin cebinde bu mektubun bir kopyası bulunuyordu. Makale yayınlandıktan sonra 14 yıl içinde 40 milyondan fazla resmi kopyası basılmıştı.

Gelin kerameti kendinden menkul Garcia’ya o mektubu ulaştırmak için görev alan Çavuş Rowan’la ilgili öyküyü ve makaledeki kıssadan hisseyi bir kez daha hatırlayalım… 

Garcia'ya Mektup

Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya arasındaki savaşın bir aşamasında ABD Başkanı, çok acele olarak Küba'daki isyancıların önderi Garcia'ya bir haber göndermek istedi. Garcia, hangisinde olduğu bilinmeyen Küba dağlarından birinde ve nerede oldukları bilinmeyen onlarca sığınaktan birinde saklanıyordu. Kendisine posta ya da telgraf yoluyla ulaşabilmek olanaksızdı.

ABD Başkanı'nın ona, ne denli önemli bir haber göndermek istediğini bilen çevresindekiler, Garcia'ya bir haberin, ancak elden götürülebilecek bir mektupla ulaştırılabileceğini bildirmek zorunda kaldılar. Başkanın çaresiz bakışları karşısında yanıt, çevresindeki subaylardan birinden geldi.

'Benim birliğimde, Rowan adında bir çavuş vardır' dedi. Kimsenin nerede olduğunu bilmediği Garcia'yi o bulabilir ve mektubunuzu kendisine ulaştırabilir.

Bu yanıta Başkan'ın aklı pek yatmamıştı ama, ortada yapılabilecek başka bir şey yoktu. Rowan çağrıldı. Kendisine, Garcia'ya gönderilecek mektup uzatıldı ve... 'Bunu, Garcia'ya teslim edeceksin' denildi.

Rowan mektubu aldı, üniformasının yanındaki deri kesenin içine koydu, kesenin ağzını sıkıca büzdükten sonra, göğsünün üzerine kayışla bağladı. Önce Başkan'a selam verdi, sonra komutanlara, en sonra da kendi komutanına selam verdi, dışarı çıktı.

Rowan, yola çıktıktan tam dört gün sonra, gecenin karanlığından da yararlanarak, üstü açık bir kayıkla Küba sahilinin açıklarına vardı. Küba'nın, balta girmemiş ormanlarına dalıp, gözden kaybolduktan üç hafta sonra, adanın öteki yakasında ortaya çıktı. Ülkesinin düşmanı bir ülkeyi, yürüyerek bir uçtan öteki uca geçti ve Garcia'ya, mektubunu teslim etti.

Burada size Rowan'in, Garcia'ya mektubu götürebilmek için ne zorluklar atlattığını, ne tehlikeler geçirdiğini anlatacak değilim. Onun, ne denli kahraman bir asker olduğunu da anlatacak değilim. Yalnızca bir noktayı, hem de çok gereksinim duyduğumuz bir noktayı, iyice belirtmek için yazıyorum size tüm bunları.

ABD Başkanı'nın makam odasındaki olayı, ana çizgileriyle bir kez daha gözden geçirelim:

ABD Başkanı Mckinley, Garcia'ya teslim edilmek üzere Rowan'a bir mektup verdi. Ona yalnızca, 'Bu mektubu Garcia'ya teslim ediniz' dedi. Rowan mektubu aldı, göğsüne bağladı, selamını verdi ve odadan çıktı.

Lütfen dikkat ediniz: Rowan, 'Garcia nerede?' diye bir soru sormadı. 'Garcia kim?' diye bir soru da sormadı. Yaptığı tek şey, kendisine verilen görevi almak oldu. Zaten kendisinden beklenen, onun da yapması gereken buydu.

Rowan, ülkesindeki her okula heykeli dikilebilecek ve yetişen tüm kuşaklara örnek olarak tanıtılabilecek bir 'ölümsüz kahraman'dır. Fakat bugünün gençleri onun kahramanlığından çok, başka bir özelliğini örnek almak zorundadırlar. Rowan'in örnek alınması gereken özelliği, verilen görevi sadakatle kabullenmek, o görevi yerine getirebilmek için hemen harekete geçmek ve görevi eksiksiz tamamlayabilmek için tüm enerjilerini bir noktada toplamak disiplinidir.

Özetle, Garcia'ya gönderilecek mektubu almak, hemen götürmek için yola çıkmak ve mektubu Garcia'ya teslim ederek görevi kendinden beklenildiği güven düzeyinde tamamlamak sorumluluğu ve terbiyesidir.

General Garcia simdi yaşamıyor, fakat yeryüzünde başka Garcia'lar var. Ve o Garcia'lara gönderilecek başka mektuplar var. Çevremize baktığımızda ise, genellikle güçsüz, isteksiz, gönülsüz ve umursamaz kişilerle karsılaşıyoruz.

Yönetici olarak görev yaptığınız iş yerinizde, varsayın ki altı yardımcınız var. Bunlardan birini çağırın ve kendisinden söyle bir istekte bulunun:

'Lütfen benim için ansiklopediye bakıp, Corregio'nun yaşamına ilişkin özet bir bilgi hazırlayın.' Yardımcınız size, 'Peki, efendim' deyip, bu görevi yapmaya hemen gidecek mi?
Boş yere umutlanmayın. Büyük bir olasılıkla böyle bir şey yapmayacak. Donuk bir ifadeyle yüzünüze bakacak ve size, şu sorulardan birini ya da birkaçını soracaktır:
-O kimdir?
-Hangi ansiklopedi'den bakayım?
-Fakat bu görev benim sorumluluk alanıma girmiyor ki, efendim...
-Bismarck'ın yaşam öyküsünü istemiyorsunuz, değil mi?
-Bunu benden daha kıdemli bir arkadaş yapsa daha iyi olmaz mı, efendim?
-Yaşamı hakkında bilgi istediğiniz bu kişi halen yaşıyor mu, yoksa ölmüş mü, efendim?
-Acelesi var mi, yoksa elimdeki işi bitirdikten sonra yapsam olur mu?
-Ben ansiklopediyi bulup getirsem olur mu, yoksa oradaki bilgiyi aynen kopya çekmemi mi istersiniz?
-Bu kişinin yaşamını niçin öğrenmek istiyorsunuz, efendim?
-Onun yaşam öyküsünde neyi vurgulamamı istersiniz?

Siz tüm bu soruları büyük bir sabırla yanıtlayıp, kendisinden bu bilgiyi niçin istediğinizi, onun bu bilgiyi nereden, nasıl bulacağını tane tane açıkladıktan sonra bile çalışma arkadaşınız, hiç kuşkum yok, kendi bölümüne gidecek ve kendi yardımcıları arasında 'Garcia'ya Mektup'u götürecek bir kişiyi aramaya çalışacaktır.

Bir stenograf ilanı için başvuranların onda dokuzu, ne imla kurallarını, ne de noktalama işaretlerini kullanmayı bilir. Daha da kötüsü, başvuruda bulunduğu is için bunların 'olmazsa olmaz' kurallar olduğunu aklına bile getirmez. Böyle bir kişi, Garcia'ya mektup götürebilir mi?

Benim yüreğim, evde olduğu zaman da, işten uzakta olduğu zaman da işini yapan adamdan yanadır. Garcia'ya götürmesi için kendisine verilen mektubu alıp, cebine koyan, fakat aptalca sorular sormayan adamdan yanadır. Uygarlık, işte bu çaptaki kişiler için uzun ve biraz da sıkıntılı bir soruşturma dönemidir.

O her kentte, kasabada, köyde ve her büroda, mağazada ve fabrikada vardır. Dünya, işte bu çaptaki kişilerin sorumluluk bilinci ve iş terbiyeleriyle ayakta durabiliyor. Tüm insanlık, evrimini biraz daha, biraz daha hızlandırabilmek için, tüm gücüyle, işte bu bilinç ve bu terbiyedeki, bu çaptaki kişiler için haykırıyor:

'Garcia'ya mektup götürecek kişilere gereksinimimiz var. Hem de en kısa sürede, her yerde ve her zaman...'

11 Ekim 2010 Pazartesi

Bizim Türkler… Mehmet Yurdadön, Mehmet Terzi ve Ahmet Altun…

Berlin’de Olimpiyat Stadı’ndayım… 75 bin seyircinin neredeyse 50-60 bini Türk. Almanlar başkentlerinde deplasmanda gibiler… Tek tük Alman bayrakları, Türk bayraklarının yarattığı o kızıl denizde zor seçiliyor. Bir milli marş söyleniyor ki hep bir ağızdan, Mesut Özil’e nazire yaparcasına… Etkilenmemek ne mümkün... Almanlar şaşkın şaşkın bakınıyor…

Bu stadın anlamı büyük… Hitler, 1936 Berlin Olimpiyatları’nda nasyonal sosyalizmin propagandasını yapmak için yaptırmış bu stadı… Ama Jesse Owens adında bir genç, bir öğleden sonra tam altı dünya rekoru birden kırdı 45 dakika içinde… Ve Aryan ırkının üstünlüğünü savunan Hitler, bu siyahî genç karşısında madara oldu. Belki bu rekorlarda bir Alman’ın Adi Dassler’in, yani Adidas markasının yaratıcısının, Jesse Owens için hazırladığı özel ayakkabıların da payı vardı, kim bilir?..

Maç başlıyor, kötüyüz belli… Kendi sahamıza hapsolmuşuz, pas hatalarının haddi hesabı yok. Nitekim saçma sapan bir orta, saçma bir kafa, Volkan’ın müdahalesi, önce üst direk, sonra sol direğin alt iç bölümü derken, orada biten Miroslav Klose… İkinci yarı bir iki atakla umutlanır gibi oluyoruz. 52. dakikada Halil topu kaleciye nişanlayınca o umutlar da tükeniyor. Sonra maç başından beri ıslıklanan Mesut Özil, hayatının en basit gollerinden birini ağlarımıza bırakıyor, Volkan’ın bacakları arasından… Sevinsin mi, üzülsün mü bilemiyor, korner çizgisini geçip tebrikleri kabul ediyor ayıp bir şey yapmış gibi…

Sinirimiz bozuluyor, çıkıyoruz stattan… Yürürken üçüncü golün tezahüratını duyuyoruz arkamızdan… Üzülüyoruz, ne yapabiliriz ki?.. Peki ya burada yaşayan, o stadı hıncahınç dolduran vatandaşlarımız ne yapsın? Yarın komşusuyla, patronuyla, işçisiyle Almanlar’ın eğlencesi olacak.. İşte o zaman Vista Turizm’den Hakan’ın bir gün önce otobüste anlattığı o özel anı geliyor aklıma… Belki tarihleri ve mekânları karıştırıyor Hakan… Çocukmuş o zamanlar… Ama olay gerçek…

Hakan, eski bir Almancı… Babası Almanya’da spor adına çok şey yapmış. Türkiyemspor’un kurucularından… Yine bir Almanya-Türkiye maçı, 5-1 yeniliyoruz. Yıl 1983… Milli takımımız o dönem gelenden yiyor, gidenden yiyor… Meşhur 8-0’lar dönemi… Tabii Türkler o zaman da perişan… Bizim Hakan’ın babası, o dönemlerin Mehmet Yurdadön, Mehmet Terzi – Sanıyorum kendisi şimdi Atletizm Federasyonu Başkanı - , Ahmet Altun gibi uzun mesafe koşucularını Almanya’da düzenlenen bir yarı maratona çağırıyor. Tabii bu üç atletimiz de Almanya’da pek tanınmıyor o zamanlar. Velhasıl kelam yarış başlıyor. Hakan ve babası eski Volkswagen’leriyle yarış güzergâhının paralelindeki sokaklardan durumu izlemeye çalışıyorlar. Cep telefonu da yok o günlerde… Geçerken soruyorlar, “Bizim Türkler geçti mi?” diye… “İlk gruptaydılar…” diyorlar genellikle… Bizim koşuculara yetişemeyeceklerini anlayınca, stada gidiyorlar sonucu görmek için… O da ne! Bir bakıyorlar ki, stada Mehmet Yurdadön ve Mehmet Terzi birlikte giriyor. İki atletimiz elele ipi göğüslüyorlar… Derken, arkadan Ahmet Altun görünüyor. O da yarışı üçüncü olarak bitiriyor ve Almanya’da yaşayan yurttaşlarımızın göğsünü kabartıyor. Almanlar, hayretle “Demek sizin ülkenizde futboldan başka spor da varmış” diyerek hayranlıklarını saklamıyorlar… Ve 5-1’in sızısı çabuk unutuluyor.

Gelelim düzeltmelere… Evet maç, 1983’te ve sonuç 5-1… Ancak koşu 1985’te yapılıyor… Ve yer Berlin değil, Offenbach… Offenbach yarı maratonu… Ama bunlar hiç önemli değil… Önemli olan göğsünde ay yıldızlı formayı taşıyanların ruhunun olup olmadığı…